Ay'a Notlar (1)

29/7/2009 · Kategori: deneme

Sevgili Ay;
    Neden titriyorsun? Üşüdün mü? Soğuk da değil halbuki... Korktun mu yoksa? Neden? Nasıl korkarsın sen milyonlarca yıldızın arasında? Yoksa aynı sebepten mi benimle? Senin de mi içini kemiriyor özlem?
   Dayanıksızsın vesselam. Çok dayanıksızsın. Efendim? Küstah! Nasıl benim kadar özlediğini iddia edebilirsin? Nasıl söylersin bunu?! Sinirli mi?.. Kusura bakma. Dertliyim, biliyorsun. Kendime acı çektirmek istiyorum bedenimi unutmamak için... Öyle ya bedenim ruhu olmadan ne işe yarayacak? Geceleri gökyüzüne bakmam da ondandır evet. Uçuşurduk çünkü parlak toz zerreleri gibi gecede, geceye doğru. Sen de kıskanırdın gerçi. Nazarın değdi herhalde. Yo hayır. Nazarın değmedi öyle değil mi? Sen de seversin bizi.
     Söz veriyorum eski dostum bir gün öyle bir çıkacağız ki gökyüzüne onunla... Yükselip yükselip seni geçeceğiz ve sonra gökyüzünü de.. Ne bir toz zerresine saklanacağız ne de karanlığa. Ben ona, o bana... Görüşmek üzere Ay, kendine iyi bak..
                                                                                                                         cirakkalem


                                                              

Yorum (yok) Yorum yaz!

Karınca Yüzseksenbeş ve Bilge Kelebek

12/4/2008 · Kategori: deneme

Karınca Yüzseksenbeş ve Bilge Kelebek

        Ne zamanı ne de yeri bilinen bir memlekette, insanların gürültülü şehrinin yakınlarındaki bir göl kenarında, büyük ve görkemli bir karınca şehri varmış.

Masalımız bu şehirde yaşayan biri ile ilgili; Karınca Yüzseksenbeş. Karınca Yüzseksenbeş ; kırmızı,güçlü bir asker karıncaymış. En ağır yaprakları kaldırabilir, topraktan engelleri umursamazmış. Yağmurda gezebilecek kadar cesurmuş üstelik. Bütün diğer karıncalar onun gibi olmaya çabalarken onun hayalleri bambaşkaymış.

Günlerden bir gün Karınca Yüzseksenbeş nihayet bir karara varmış. Sonucu ne olursa olsun yapacakmış, çıkacakmış bu yolculuğa. Kendine bir konserve kutusu bulmuş, içini bolca yiyecekle doldurmuş. "Büyük su!" diye bağırmış göle. "Karşıya geçeceğim ve sen bana engel olamayacaksın!" Arkadaşları girmemesi için ısrar etmişler,yalvarmışlar,yakarmışlar ama bir türlü ikna edememişler. Kararlı Karınca Yüzseksenbeş duymuyormuş sanki onları. " Ben yaparım!" diyormuş da başka bir şey çıkmıyormuş ağzından.

Güneş doğarken konserveyi zar zor yüzdürmeyi başarıp yola çıkmış Yüzseksenbeş. Önceleri her şey iyiymiş. Güneşin battığı yöne doğru gidiyormuş ve yeterince yiyeceği varmış. İyi başlamış başlamasına ama birkaç gün sonra durumun kötüleştiğini fark etmiş Karınca Yüzseksenbeş. Rüzgar onu yolundan saptırıyormuş ve yukarıdaki kuşlardan birinin gelip onu yemesi an meselesiymiş. Yemeği de bitiyormuş üstelik. Bazen o kadar karanlık oluyormuş ki bir daha aydınlık olmayacak sanıyormuş. Hiç üşümediği kadar üşümüş, hiç korkmadığı kadar korkmuş. Derken suyun içinden kutuya doğru sert bir darbe gelmiş. Bir canavar kutuyu dürtüyor,sertçe çarpıp kutnun içine su girmesine sebep oluyormuş. Başta suyu dışarı boşaltmaya çalışmış Karınca Yüzseksenbeş. Olmamış. Boğulacağına gittikçe daha fazla inanıyormuş. En sonunda çabalamaktan vazgeçmiş ve ağlamaya başlamış umutsuzca. Evini özlüyormuş. Neyse ki şans eseri oradan geçen bir kelebek Karınca Yüzseksenbeş'i kollarından tutmuş ve aniden yükselmiş.

Yüzseksenbeş teşekkür ettikten sonra gözyaşlarını silerek : "O canavar da neydi öyle?" diye sormuş. Kelebel biraz düşünüp onun bir karıncaya göre fazla ağır olduğuna karar verdikten sonra cevaplamış: " Canavar değildi o,balıktı." Karınca Yüzseksenbeş daha önce görmediği bir canlı gördüğü ve tabi kurtarıldığı için mutluymuş. Kısacık ömründe birini kurtarmış olmanın mutluluğunu yaşayan kelebek ise karıncaya nereye gitmek istediğini sormuş. "Aslında karşıya geçmek istiyordum ama şimdi o kadar da emin değilim." Demiş karınca. Bunun üzerine kısa yaşamına pek çok şeyi sığdırmayı başarmış kelebek şöyle cevap vermiş: "Karşı kıyıya daha çok uzun bir yol var, buradan geçmeye çalışırsan ölürsün. Hem en kısa yol her zaman bildiğin ve güvenli olan yoldur."

Karınca Yüzseksenbeş geçirdiği tehlikeleri düşündükten sonra hak vermiş kelebeğe ve ona evini özlediğini söylemiş. Bilge kelebek onu evine bırakmış ve güneşin battığı yöne doğru kanat çırparak uzaklaşmış. Gitmeden önce de Karınca Yüzseksenbeş'i, uyarmış: "Bildiğin yol en kısa olandır."

                                                                                         cirakkalem



Yorum (yok) Yorum yaz!

AH ŞU KEŞKELER

15/1/2008 · Kategori: deneme

AH ŞU KEŞKELER

   keşkeler,ah şu keşkeler yok mu bir gün ölümüm olcaklar..sabahın en deli rüzgarında yüzünü gere gere soğuğa; öylesine inatçı,öylesine hırçınca yürümek vardır hani,bilmem belki biliyorsundur..ben çok iyi tanırım bunu..canın yanmasında tadılan acıyı,iliklere kadar üşürken soğukta şöyle bir gram irkilmeden öylece beklemeyi,bütün şarkılarda seni aramayı,sözcüklerde küçücük bir sen bulmayı çok iyi tanıyorum ben..ne sevmekten geçiyor benliğim ne vazgeçmekten ne pes etmekten..sabah kalktığımda yeni bir ben doğuyor her gün,her gün bir kez daha sana yaklaşıp  bir kez daha uçsuz bucaksız denizlerde buluyorum beni..ah dalgaları tutuyorum sevgilim onlar bile kayıp gidiyor ellerimden,sevgine muhtaçlığın verdiği bir açlık var üstümde.ne sözlerin ne sen yetmiyor..sen gece kalkıp delice susadığını hissettin mi hiç?..hani içemezsen ölceksin gibi..ben her gece sana susayıp sensizlikte ölüyorum..ve sabahın olması öyle acıtır ki acıyla savaşırsın bir an, işe yaramaz..sabahlar seni getirmez ya hani..hani gözlerimi açtığımda uzaklarda olduğunun hissi üşütür ya bedenimi..ben sabahın verdiği acılarla savaşırım işte, sabaha böyle günaydın derim,kuşlara güneşe,anneme,babama,kahvaltı sofrasına böyle otururum işte..hücrelerim anlamaya çalışırken sevdamı,damarlarımdaki kan bir okadar inatla öğreniyor sensiz akmayı..korkuyorum..!..öyle sıcaksın ki içimde bensin sen..beynimin vücudumun ruhumun kalbimin çoğu sensin..her anım sende geçiyor,senle başlıyor seninle bitiyor,zamanı durdurmak istiyorum,ya da fikrimi,fikrimin seninle buluştuğu her dakikayı durdurup kızmak istiyorum.kızmalarım sana işte,nasıl oluyor da bana ait bi bedenin taşıdığı her solukta benden fazla nefes alıyorsun ki..!..nasıl olur da bende benden daha fazla önemli olabilirsin ki..bir an içim cız ediyor bakıyorum canın yanıyor,o an diyorum işte acılarını sök bana ver,mutsuzluğunu ver ben taşıyayım,hüznünü ben yaşıyayım..nasıl olur da bir beden bukadar ağırlığı tutkuyla ister..korkuyorum..senden korkuyorum..bir gün gelecek sen gitmek isteyceksin içimden, sadece alıp başını gitmek..aslında içimde kalacak ruhun..ama gideceksin nihayetinde..ben hesap sorar olacağım ozaman niye izin verdin kendine,neden açtın kelepçelerini diye..bir gün özgür kalmak isteyceksin çünkü..şimdi sevmek uzak yüreğine,gün gelecek  yakınlaşacak ..o yaklaştıkça benim içimde fırtınalar kopuyor olacak,sen kendini sökerek içimden gideceksin..beklemek yormuş meğer sevgimi,yıpratmış,hırçınlaştırmış olacak..ozaman acıtmamak için avuçlarımızı gözyaşlarını bırakıp gideceksin benden..bir ömür sana ait olacakken ozaman bir ömür sana hapsolacağım aslında..yanisi..bir gün sevceksin belki,ne gündür ne vakittir bilinmez,beklemekten sevgini hırçınlaşıp büyüyecek bu küçük kız..ve hırçınlık okadar acıtacak ki açılan yaralarını,sevmeye sevgisini vermeye takati kalmayacak..böyle severken benim olsan bütün dünya düzenine inat,bütün acımasız insanlara inat,üstümüzdeki yüklere,dostlara,düşmanlara,sahte sevgilere,sevmeyi beceremeyenlere,kıymet bilmeyenlere inat,şimdi benim olsan keşke..ah şu keşkeler bir gün fırlayıp rüyalarımdan ölümüm olacaklar işte..
                                                                                              careless whisper


Yorum (0) Yorum yaz!

BİR DİLİM MUTLULUK

24/12/2007 · Kategori: deneme

BİR DİLİM MUTLULUK

       Hangi sabahtı,dur bir zihnim gelsin kendine,hatırladım pırıl pırıl gökyüzünün bana hatırlatacağı tek gün olmalıydı salı..Yüzümde uykunun bıraktığı bir mayhoşluk,gözlerimde rüyanın etkisinde kalmış küçük kız çocuklarının tedirgin bakışları vardı..Nereden başlamalıydım güne? Üst baş kanepede pineklemiş,televizyon açık evin hali yaman..Önce bir kendine gelmeli,demir gibi suyun serinliğiyle uyanmalıydı ruhum..Aynada pek tozlu yüzüme bakasım gelmedi nedense,sürme de kayıp..Off hala elimde akşamdan kalma kumanda dolaşıyor,bıraksana be kadın bir kenara..Neyse hazırlanıp çıkmak zor olsa da şu kilitsiz kapıyı açıp çıkabildim  evden nihayet..Ey rüzgar günaydın dercesine sızım sızım acıtıyorsun yanaklarımı..Hani buradaki simitçi? Çayımı alıp kahvaltımı yapamayacak mıyım mavi aşkımı izleye izleye..Desene bugün İstanbul kızmış bana..O da ne saat durmuş..Ben hala sabahın 7 buçuğu sanarak yavaşça bırakıyorum yolları ardımda..Ah be ufaklık sen de olmasan saat bana ben saate inat oturur pineklerdim şu bankta..Pek de işe yaramadı ya neyse..

       Bizim Mualla asacak yine suratını oturup başlayacak saymaya.."Akşamını akşam,gündüzünü gündüz bil,bırak bu pembe dizileri uykunu alıp dinç gelinmeli bu iş yerine bir daha olmasın.."Ahhh ahh nerde o pembe diziler nerde o gerçek aşklar nerde o kadının sorumluluğunu omzunda taşıyacak kadar güçlü erkekler..Mualla da evde kaldı sen hala akşam 9 da mışıl mışıl uyu..Yok artık bugün ben hangi ülkenin saatindeyim.”Vapur da kaçmış..” Diyerek kendimi bırakmıştım masmavi uçsuz bucaksız,dalgaların her biri ayrı bir dert yanarak kıyıya vuran denizin akıntısına..İzlemek izlemek ,yanında iç çekerek soluduğum havanın ne kadar eksik olduğunu hatırlardım..Bir şeyler katmalı bana diyordum bana bir şeyler anlatmalı,öğretmeli canına yandığımın balıkları.Ne diye illet edersin ki beni,özgürlüğünün tadını çıkarmak güzel olmalı..

       Birden bir el omzuma dokundu.."Ateşiniz var mı acaba?” Bir ses geldi.. Sanki o dibimdeki ses binlerce kilometre öteden yankılanıyordu kulağıma..Susup sadece gökyüzünü izlerken bulduğum bir beni,bir anda önüme koymuştu gözleri.tekrarladı..Ateş var mıydı? Ateş ne ki? "Dur bir aklım uçup gitti gelecek şimdi.." Mırıldanarak çıkıp gitti ağzımdan..Çok yumuşak gülümsedi ,aslında gözlerimde tutmak için çaba harcıyordu gözlerini..Sanki bilinçli bakıyordu.Sanki amacı benim şaşkınlığımı seyretmekten başka bir şey değildi..”Tanıyor olmalıydım onu, tanıyor olmalıydı beni..” Diye düşündüm ama imkan da vermedim..Bir anda sigarasını yaktı.Güzel bir çakmak çıkardı ve ateşi elleriyle yakmışçasına tuttu sigarasının tütününe..Şöyle bir içine çekti dumanı sanki okyanusun ortasında aç kalmış bir adamın bir yerlerden ızgara dumanı duyar gibi olup içine çekmesi gibi..Sadece onu izliyordum,konuşamıyordum,bakışlarımı alamıyordum üstünden..Simsiyah bir pardesü kaplamıştı tüm bedenini.Elini yukarı kaldırdı ve "Şu güneşin renkleri bir yerden tanıdık geliyor mu sana da?” ....Güneşin renkleri..Gördüğüm sadece sarı ve kızılımsı bir izdi uzakta..Oysa ona tanıdık gelen bir şeyler vardı ama neydi onu bilebilmek için öyle zorladım ki kendimi ilk okulda en sevdiğim öğretmenime cevap vermek için zorlamıştım en son kendimi..Bir anda aklıma gelen çakmağındaki alevler oldu..Titrek titrek "Elini uzattığın her hangi bir ateş parçası gibi" dedim..Aynı renklerdi işte daha ne olabilir ki..Ne olmalı ki?.. Gülümsedi yalnızca..

       Orda gün batana deniz maviliğini yitirene kadar dirseklerimiz duvarda öylece sohbet ettik..Bir boşluk usulca kapandı sanki..İçimde hareket eden bir kaç parça yerini buldu adeta..Kimdi neden ordaydı,beni tanıyor muydu,yalancı mı hırsız mı,nerde yaşar? Bir çok soru sorarken sanki hepsinin cevabını çok iyi biliyormuş gibi yaparak susmadan sadece konuşuyordum,sadece konuşuyordu..Gülüyorduk insanlar dalga geçiyordu biz de onlarla..Peki gözlerine bakarkenki telaşım neydi..Daha önce birine olmuş muydu yani..Hayır belki de oydu. Sabah işe geç kalma sebebi olan rüyalarım..Geceleri uykuya dalmanın korkusu yüzünden uyuyamam..Bir şeyler cevap veriyordu hayatımdaki çukurlara.

       Bir anda önümde bembeyaz tüylü,gecenin karanlığıyla karışmış gözleri olan bir güvercin durdu.Sert ve kahraman elleriyle kavradı güvercini..Gözlerime baktı ..O an ölüm geçti gözümden.Bir kaç saniyede yaşam nasıl biterdi diye düşündüm heyecandan. Güvercini öptü ve avuçlarımı açmamı istedi.İçimde tuhaf bir korku vardı bir şeyler tedirgin ediyordu beni.yine de usulca açtım avuçlarımı.güvercini ellerime bıraktı ve avuçlarımı kendi ellerinin sıcağıyla kapadı..Öylece tuttu..Ellerinin sıcağını güvercinin bedeninden hissedebiliyordum..Arkasını döndü ve geldiği gibi sadece uzaklaşmaya başladı. Gözlerimden yaş düşüyordu ama telaşlıydım neye niçin nasıl üzülüyordum.bilmediğim tanımadığım ama gitmesine izin vermek istemediğim biri adım adım uzaklaşıyordu önümden."Dur" dedim..Kalabalığın arasından sesinin yankısı geliyordu."Hayaller ve rüyalar bir gün gerçek olacaktır muhakkak. Ancak sana verilmiş ödünç hediyelerdir..Elinde tuttuğun ve onların ardından saklayabildiğin küçücük hatıralar mutlu edebilmeli seni,mutlu olmak anlıktır.Hayallerini bırak özgür kalsınlar,onlar gerçek olmadan da mutlu ederler seni." Güvercine baktım o da çaresiz gözleriyle gözlerime baktı..Kanatlarını okşayarak birden uçmasına izin verdim...

       Ellerimde kalan yalnızca bembeyaz tüylerdi..Rüzgar onu da aldı denize, kaldırıma,sokaklara savurdu..Bu sabah umutla uyanmak Mualla’yı da kızdırmamak lazım.Belki de evlilik çağına gelmiş olmasına rağmen doğru biri olmadığı için seçim yapmamıştır,her şey pembe dizilerdeki gibi değil ki...


                                                                                                    careless whisper




Yorum (0) Yorum yaz!

spoiler

10/12/2007 · Kategori: deneme

--spoiler--

zavallı insanlar,zavallı bizler... kendi yarattığımız duvarların tuğlalarını yine kendi saçma kavramlarımızla ördük. birer birer dizdik onları. özenle yerleştirdik. hiç birini hayatımızdan çıkaramayacak biçimde düzenledik. bir tanesi çekildiğinde diğerleri de yıkılacak şekilde. hepsine emek harcadık. canlar verdik,canlar aldık. onlarla güneşten korunduk. düşündük ki; soğuk işlemez bize... düşündük ki; gözlerimizi korur yaptığımız duvarlar. ne gece bilecektik ne de gündüz böylece... ama en sonunda içinde kaldık kendi yarattığımız hücremizin. özgürlüğümüzü verdik bir hiç uğruna... şimdide gülmeye çalışıyoruz işte yarattığımız duvarların mükemmelliğine baka baka... yıkamıyoruz onları ,kıyamıyoruz... zamandan,mekandan ördük duvarlarımızı...

                                                                                              cirakkalem

--
spoiler--

Yorum (yok) Yorum yaz!

AFORİZMALAR

3/11/2007 · Kategori: deneme

AFORİZMALAR

 

“Tek bir oltayla tek bir balık tutmak aptallıktır”.

”her zaman iyi mevkilerdeki iyi insanlarla iyi ilişkileriniz olsun.”

 “cephenin adı ölüm,şehidin adı;sen,ben...”

”özgür dünyanın özgür kişisiyim”

 

“harika diye bir şey varsa bilin ki o benim; yada benzeyenlerdir...”
                                                                       

"tüm cesetler bir gün yeniden giyilebilmeyi ümit eder..."                                                               

"asla ümitlerini sınırlama,onlar senin yoldaki çizgilerin gibidirler.ümitlerin ve hayallerin olmadan mutlaka kaza yaparsın..."

 

"her yanlış anlaşıldığında farklı bir bakış açısı keşfedersin..."

 

“eğer sürekli parlayan ve size doğru gelen bir ışık görürseniz,sakın sizde ışığa doğru ilerlemeyin. içinde bulunduğunuz karanlığın keyfini sürün. giden karanlık bile olsa,geri gelemeyebilir."

                                                                        cirakkalem

Yorum (yok) Yorum yaz!

DELİRİYOR MUYUM?

25/9/2007 · Kategori: deneme

DELİRİYOR MUYUM?
Birkaç saat önce  çakıllı bir yolda ilerliyordum. Düşünmem gerektiğini hissettim birden. Ama ne için düşünmem gerektiğini bulamıyordum birden. “Düşün!” diye emrettim kendime,dünyada bir yerim olması için.
Bir iki dakika sonra yerdeki çakıl taşlarını fark ettim. Gelişi güzel konulmuş olamazlardı. Yolun çamurlanmaması için konduğunu düşünüp üzerlerine bastım acımasızca. Canlı değildi onlar, canları yanmayacaktı üzerlerine bastığımda. Peki bu beni yine de acımasız yapar mıydı? Ben, acımasız bir insan mıydım?
Etrafıma bakınıp düşündüklerimi hissedebilecek biri var mı kontrol ettikten sonra, yürümeye devam ettim. Her adım attığımda çıkan ses bana gittikçe farklı şeyleri çağrıştırmaya başladı. Önceleri televizyondaki bir diziyi. Sonra bıçağı. Sonrada kan. Her adımımda çakıllardan öyle bir ses geliyordu ki bir an için birine bıçak saplamaktan bir farkının olmadığını düşündüm. Yüzlerce parçaya ayrılmışlardı. Yerde sürünüyorlardı. Bizse onlar için ne yapabilirdik ki?
Nihayet çakıllı yol bittiğinde bir köpeğin havladığını duydum. Nasıl bir köpek olduğunu merak ettim. Gözlerimle köpeği aradım ama bulamadım. İnsanların istedikleri şeyi görebilme yetisinin olmasını istedim bir süre. Hatta bunun mümkün olup olamaması konusunda kendimle uzun uzun pazarlık ettim.
Bir süre sonra hala yürüdüğümü fark ettim. Neden yürüyordum? İnsanoğlu tekerleği yüzyıllar önce keşfetmemiş miydi? Neden hala yürümek zorundaydı? Bulunan onca şey ne değiştirdi?
Ne mi değiştirdi!? Savaşlar. Silahlar bulunmasaydı, hatta barut ; savaşlar yapılabilir miydi? Yapılsa bile ne kadar insan ölürdü? Ne kadar kan çıkardı? Ölen onca insanın bu dünyaya ne kadar katkısı olurdu? Düşünmek gerek; onların içindeki sevgiye ne oldu? Çocuğu olan asker, nasıl oldu da bebekleri öldürdü?
Acaba şu anda yürüdüğüm yola bir bomba düşse ne yapardım? Koşar mıydım? Neden? Tek bir noktaya etkimez ki bombalar. Saklanır mıydım? Hayır. Binaları yıkmak için yapılmadı mı onlar? Peki ne yapardım? Öylece durup ölmeyi mi beklerdim?
Neden böyle bir apartmanda oturuyoruz? Herkesin hakkı değil mi penceresinden baktığında köpeğinin bahçede oynadığını görmek? Neden sürekli soru sormaya başladım? Düşünmem gerekmiyor muydu? Bu soruların cevaplarını benim vermem gerekmez miydi?
Bu asansör neden bu kadar hor kullanılmış? İnsanlar neden hep çevresine zarar veriyor? Kapımızın anahtarı olmasa ne kadar güzel olurdu. Hiçbir kapının anahtarı olmasa hatta. Hırsız diye bir şey olmasa dünyada herkes herkesi tanısa, kimse kötü düşünmese. Tüm felsefeye aykırı bu söylediklerim. Kötülük insanın doğasında var.
Peki neden? Neden bu kötü tohumlar? Hepimiz biliyoruz ki sonradan yeşerip ağaç olanlar var. Nasıl bir yeşil bu? Nasıl da kötü bir yeşil!
Tanrım neden sürekli soru soruyorum? Söyleyin bana dostlarım; ben deliriyor muyum?

                                                                                      cirakkalem

Yorum (yok) Yorum yaz!

GECE NEDİR?

9/6/2007 · Kategori: deneme

             GECE NEDİR?

    Akşam olur yatağına uzanırsın.Gözlerini hemen kapayamazsın. Sessiz kalabildiğin,kendinle yalnız kalabildiğin hemen hemen tek yerdir orası. Tam da düşünmek için çekilecek belki hayaller kurmak için rahatlanacak yerdir yatak.

    Hava kararır ve kentin soğuk insanları hiçbirşeyden tasarruf edemedikleri gibi zamandan da tasarruf edemediklerinden; tam da o saatlerde yaşamaya başlarlar hayatlarını.Bağırır , çağırırlar sürekli. Kendilerinin en nefret ettikleri özelliklerini başkalarında bulur onların yüzüne bu özelliklerini vurarak kendilerini avutmaya çalışırlar. Nafiledir. Gece gökyüzünde yıldızları göremeyen bir insan yarattığı stresten ne kadar uzaklaşabilir?

    Sıcak güneş insanı oldukça yorar. Serin bir yere uzanırsın yaz akşamları uyumak için. Hava kararır ve teker teker yakılır gökyüzündeki kandiller. Hafif bir tebessüm hissedersin dudaklarında istemsiz. Gözlerin parlar. Garip bir şekilde mutlusundur. Huzur verir sana gökyüzü geceleri.

    Kent insanı bunu bilemez. Kalabalığın karmaşası onu kendi yalnızlığının içinde boğar. Kimsesiz birinden çok daha fazla yalnızdır o. Rüyaları yoktur pek. Hayaller kuramaz yıldızlara bakıp. onları göremez,onları bilmez...

    Karanlık aydınlatılması gereken bir olgudur yalnızca kentli için... Halbuki karanlık; gerçeklikten hayale açılan bir kapı, iki dünyayı birbirine bağlayan asma bir bir köprüdür insan için...  

ÇIRAK KALEM


                                                                                                      

Yorum (yok) Yorum yaz!

SORULAR VE CEVAPLAR

5/6/2007 · Kategori: deneme

                                            SORULAR VE CEVAPLAR

        Hangisi olduğunun hiçbir önemi olmadığı günlerden birinde bir kardeşimi çok ilginç bir soruyu merak ederken gördüm... Küçükken bize  söylenirken birden mutlu olduğumuz ama   bugün kendimizi kandırılmış hissettiren bir cümleden doğan,sorulan bir soru. Ben nasıl büyük adam olcam?

       Bu güne kadar çoktan büyük adam olmamız gerekmez miydi her birimizin? Ne oldu hayallerimize? Ne yapmalı? Nasıl devam etmeli?

       Ben de çok sevdiğim kardeşime büyük bir heyecanla izlediğim hatta rol aldığım hayat filminde aldığım birkaç küçük nottan naçizane gözlemlerimden bahsettim...

       Ona dedim ki: “Önce rahat olacaksın. Hiçbir şeyi kafana takmayacaksın. En önemlisi hiçbir şeyden hiç kimseden korkmayacaksın. İçinde kuşku olmayacak. Her şeye ama en fazla kendine güveneceksin. Kimseye aldırış etmeyeceksin. Ama bütün bunları yaparken kimseyi kırmayacaksın ki herkes sana aldırış etsin, seni dinlesin, sözlerine değer versin.”

        Ben bunları söylerken zihnimden bir seste o sırada bana bu kadar şeyi bildiğim halde neden uygulamadığımı soruyordu... İşte benim de cevaplamakta şu an için güçlük çektiğim sorulardan biri. Bilen insan neden yapmaz ?

çırakkalem


Yorum (yok) Yorum yaz!

ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE YAZDIM...

17/5/2007 · Kategori: deneme

ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE

 

“Uygarlığın ilk koşulu adalettir.”

S. Freud.

 

Tarih boyunca yalnızca filozofların değil , felsefe ile ilgilenen hemen herkesin araştırdığı, kendine cevapları bulmanın zor olduğu sorular seçtiği sonra da seçtiği bu sorulara kendi mantığında temellendirerek cevap verdiği veya kendini koca bir kaosa sürüklediği bir konudur özgürlük ve onun adaletle ilişiği. Özgür olmanın hala sadece siyasi çıkarlara uygun tanımları dışında tam olarak “doyurucu” bir açıklamasının yapılamadığı günümüze kadar elbette ki insanlar bu sorulara gittikçe daha doyurucu açıklamalar yapmaya çalışmış ancak ne yazık ki   -daha önce de belirttiğim gibi- sorulan aynı sorulara verilen cevaplar aynı olmamıştır...

“...özgür iradeleri yoktur, insanlar için doğa yasalarının üstünde herhangi bir kural geçerli değildir.” Der Spinoza. Böylece insanlar için insanların koyduğu ve yine insanların yönlendirdiği bir adalet sistemini reddeder. Çünkü  kişinin yaptığından sorumlu tutulamayacağını düşünür. Kişi ne azını yapabilir ne de fazlasını aslında. Tanrı sarhoşu bir insan (novalis) olarak tabîdir belki de Spinoza kaderciliğindeki bu keskin çizgi. Bu çizgi o kadar keskindir ki –tamamen kişisel düşüncem- bu çizgi den geçmeye çalıştıkça bir yerleri kesilir, geçemez. Ancak sorular öbür taraftadır ve Spinoza’nın olta atmaktan başka çaresi yoktur. Burada da misinanın uzunluğu devreye girecektir. Belki de kendini kendi kaderine teslim ederken kişisel adalet sistemini kurduğunun farkında değildir.

Ancak Hobbes Leviathan’ında “eğer iki insan ayni şeyi istiyorlarsa, ve ikisinin birden o şeyi kullanması mümkün değilse, o ikisi düşman haline gelirler” diyor. Ona göre insanların bir biriyle çatışması tamamen doğaldır. Ancak bu doğal davranışlar elbette zarar ile sonuçlanacaktır. Bunu engellemenin yegane yolu ise insanların başına bir çoban yerleştirmektir. Onlar için yaşayış tarzını düzenleyen  onların iyiliği için yasakları belirleyen ve hatta yine onların iyiliğini amaç edinerek bu uyguladığı yasaklara uymayanlara verilen cezaları uygulama yetisine sahip olan bir çoban. Kişi egemenlik haklarını bir kere verir ve bir daha “egemen” e karşı bu haklarını kullanamaz. Thomas Hobbes’a göre bu “egemen çoban” devletin ta kendisidir.

Hobbes’a cevap uzun bir süre sonra J.J. Rousseau dan gelmiş olmasına rağmen o da hiçbir zaman insan doğasını reddetmemiştir. Adalet anlayışı özellikle Hobbes’a göre oldukça –az- despottur. Onun da dediği gibi insanlar eşit doğar. Aynı adalet sisteminde herkesin olduğu kadar payı olması gerekir kişinin. Sadece uygulanmasında değil sistemin kurulmasında da rol oynamalı açık bir şekilde Freud’un vadettiği uygar topluma, uygar devlete ve uygar özgürlük anlayışına giden yolları bizzat kendi oluşturmalıdır.

J.P. Sartre de özgürlüğü bir kefeye koyduğunda diğer kefede adaletin varlığını hissedenlerden. “Özgürlük, beraberinde suç ve ceza getirdiği için  büyük bir yüktür.” Demesi de bundandır. 

Özgürlük ve adalet ilişkisi belki de artık düşünülmemesi gerektiği kadar fazla düşünülmüştür. Ancak uygarlık...Uygarlık üzerinde düşünülmesi gereken ve pek çok hata yapılabilecek pek çok soruyla dolu bir konu. Hangi ölçüde yazıldığını belirlemenin çok zor olduğu bir şiir adeta. Atlamamamız gereken -en küçük- nokta ise  şiirlerin ölçüsüz de yazılabileceğidir.

 

                                                                 CIRAKKALEM

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım