OTOBÜSTEKİ KIZ

1/11/2008 · Kategori: hikaye

Otobüsteki Kız
          
     Eski bir otobüs gördü. Levhasına bir göz attı, gideceği yere gidiyordu, bindi. Körüklü otobüsün arkasına doğru ilerledi. Bu genç adam körüğün hemen arkasında durmayı ve otobüsün virajları alışını izlemeyi seviyordu besbelli. Oturacak yer var mı diye bir süre koltuklara baktıktan sonra ayakta kalacağını fark etti ve camın önüne geçti.
     Karanlık yeni yeni geliyordu İstanbul sokaklarına. "Karanlık bile yutamıyor bu koca şehri." diye düşündü genç adam. Körüklü, oldukça eski belediye otobüsünün şoförü dar sokaklarda ustaca ilerletiyordu kullandığı aracı. Bu işi uzun süredir yaptığı belliydi. Bir durak geçiyordu otobüs, ardından bir durak daha ve sonrasında bir durak daha... Gideceği yere daha kaç durak olduğunu her defasında hesaplayan genç binen ve inenlere de dikkatlice bakıyor, her birini ayrı ayrı süzüyordu.
     Aydınlatılmamış bir duraktan daha biri biniyordu işte otobüse. Kızda ilginç bir şeyler olduğu belliydi. Sanki gece tüm yıldızlarını bu kızdan çekindiği için saklamıştı. Işıksız bir gece kadar duru ve güzeldi.
     Genç adam rahatsız edebileceğini fark etti, kafasını cama çevirdi. Bir sonraki durağa oldukça yol vardı. Üstelik trafik yolu on kat daha çekilmez hale getiriyordu. Gözünün önünden geçen ışıklar gitgide uykusunu getiriyordu; o da çözümü otobüsün içine bakmakta buldu. Birden kızı hatırladı. Ardından kendine itiraf etti, aslında hiç unutmamıştı. Gözleri otobüsün içinde kızı aradı. Arkasını döndü... Kız hemen arkasındaydı. Kısacık bir göz temasından sonra genç adam tekrar dışarı bakıyordu. Şaşırmıştı, biraz da utanmıştı belki. Birkaç dakika sonra şaşkınlığını üzerinden atıp kızla tanışmak istediğine karar verdi. Peki ama bunu nasıl yapacaktı? Az önce düşündüklerini duraksamadan söyleyebilecek miydi? Cesaretini toplayıp arkasını döndü.
     Kıza kısa bir süre daha bakıp tam olarak emin olduktan sonra "Merhaba." dedi. Kız önce hafifçe tebessüm etti ve "Merhaba." dedi. Kızın sesi de kendisi gibi duru ve güzeldi. İnsanı dinlendiriyordu adeta.
    "Nasılsın?" diye sordu genç adam.
    "İyiyim ya sen?" dedi kız.
     Sanki yıllardır tanışıyormuşçasına konuşuyordu kız ve gözlerinin içinde rahatlatıcı bir gülümseme vardı. Genç adam bu durumu sevmişti ama henüz aklından geçenleri anlatamadığı için tedirgindi hala.
    "Şey..." dedi genç adam. "Tanışıyor olabilir miyiz?"
     Halbuki bunları söylerken daha önce bir kere bile karşılaşmadıklarına yemin edebilirdi.
    "Kim bilir belki de. Ama tanıdığım insanları kolay kolay unutmam."
     Genç adam çok şaşkındı. Kızın tüm bunları söylerken takındığı tavır ve yüzünden silinmeyen o hoş ifadesi çok hoşuna gitmiş, bir anda rahatlatıvermişti.
    "Biliyor musun gerçekten çok güzelsin ve sana bakmaktan alıkoyamıyorum kendimi."
     Olmuştu işte. Söyleyivermişti. Nasıl yapmıştı bunu bilmiyordu ama olmuştu sonunda. Bir an otobüsten inmeyi düşündü ama inemedi. Camdan dışarı baktı bir iki saniye, dayanamadı tekrar döndü.
    "Teşekkür ederim." diyerek gülümsedi kız.
     Artık otobüsten inmeyi düşünmüyordu genç adam. Son durağa kadar durabilirdi. Otobüstekilerin de hiç bir önemi kalmamıştı artık. İnenler, binenler... Onun için tek önemli olan karşısında duran kızdı. Aşık olmuştu ona.
     Trafik de onlara yardımcı oluyordu elbet. Bir saat sürmesi gereken yol uzamış, iki buçuk saat olmasına karşın daha yolun ancak yarısına gelebilmişlerdi. Dakikalarca konuştular. Arada bir karşılıklı gülüşüyor ve birbirlerinin gülümsemelerini izliyorlardı. Genç adam mutluluğun ne olduğunu yeni öğrendiğini düşünüyordu. Kız da öyle. Konu konuyu açıyor gittikçe koyulaşan sohbet ikisi arasında hoş bir yakınlaşma yaratıyordu.
     Bir durak geçti, bir durak daha... Annesinin elinden tutan bir çocuk kapının önünde dururken genç adamı izliyordu. Dayanamadı, sordu: "Anne! Bak abi kendi kendine konuşuyor!"
                                                                                                                cirakkalem


Yorum (1) Yorum yaz!

Evlat ve Onun Merakı (masal)

28/12/2007 · Kategori: hikaye

Evlat ve Onun Merakı


    Hiçbirimizin yaşamadığı zamanlarda; her yerden uzak, küçük bir ev varmış. Şirin mavi perdelerinin ardındaki ahşap pencereler sürekli aynı ağacı gösterip dururmuş. Şirin kırmızı kiremitlerle örülü çatısında hep aynı kediler dolanır, bu evde yaşayanları hep aynı kuşların aynı güzel şarkıları uyandırırmış. Ormanın içinden gelen uzun toprak yol evin kapısına kadar geliyormuş. İşte masalımızda tam da bu yolda başlar.

Günlerden bir gün şirin evdeki tahta oyuncakları ile oynayan küçük çocuk toprak yoldaki babasının sesini duymuş: “ Evlat! Kapıyı aç!” Evlat adındaki bu küçük esmer çocuk ; neredeyse bir kızın ki kadar uzamış saçlarını düzeltip , koca siyah gözleriyle kapıya kısa bir bakış attıktan sonra gidip kapıyı usulca açmış. Babası ona kapıyı geç açtığı için bir süre homurdandıktan sonra “Buralarda bizden başka kimsecikler yaşamıyor.” Deyivermiş.

İşte evlat o an karar vermiş o uzun toprak yolun sonunu görmeye...

Yine o sıradan günlerin birinde Evlat hiç de sıradan olmayan bir şey yapmış. Minik bir alet çantası almış yanına ve yola çıkmış... Gitmeden önce de babasına döneceğini söylemeyi unutmamış. Önceleri o bildiği toprak yol hep aynıymış. Aynı ağaçların aynı gölgeleri , aynı kuşlar , aynı böcekler ve yolun kenarında hep aynı taşlar varmış. Yalnızca uyumak ve yemek yemek için duruyormuş. Günlerce yol almış Evlat. Yorulmak bilmemiş. Ama yanında getirdiği yemekler evlat kadar dayanıklı değilmiş ne yazık ki. Peynir bozulmaya başlamış ve ekmek bitmek üzereymiş.

Derken Evlat yolun değiştiğini fark etmiş birden bire. Farklı dönemeçler görüyormuş. Hatta ağaçlar bile değişikmiş. Dallarında fındık yiyen fareler varmış. Önceleri korkmuş. Sonra kısa bir süre izlemiş. Uzakta bir baca görmüş. Geceyi orda geçirebileceğini düşünmüş Evlat. Belki biraz da yiyecek... Var gücüyle koşmaya başlamış gördüğü küçük eve doğru... Kapıyı yaşlıca , tonton bir teyze açmış. Evlat’ı içeri almış ve ona çok iyi davranmış. Evlat çekingenmiş önceleri. Ama sonradan o da sevmiş bu tonton teyzeyi. Geceyi o küçük evde geçiren Evlat; teyzeye teşekkür edip yola çıkması gerektiğini söylemiş.

Bu yeni yemyeşil ağaçların arasında kendini çok mutlu hissediyormuş Evlat. Yerdeki papatyalar,havadaki bulutlar... Her biri yolu çok daha güzel kılıyormuş. O da değerini bilip sıkça dinleniyormuş bu cennete benzeyen yolda. İlerledikçe daha da güzelleşeceği kesinmiş neredeyse.

Günlerce yürümüş Evlat. Çok mutluymuş üstelik. Babasını özlüyormuş gerçi zaman zaman ama yolun sonuna vardığında onu almak için geri dönmeyi planlamış. İlerlemeyi sürdürmüş Evlat bu yeni toprak yolda.

Derken Evlat ileride bir ev daha fark etmiş. Bu yeni ev daha önce gördüklerinden çok daha büyükmüş. İçeriden de müzik sesi geliyormuş. Evlat daha önce böyle bir şey görmediğinden çok heyecanlanmış ve koşmaya başlamış bu yeni gördüğü büyük eve doğru.

Evin kapısının önüne geldiğinde kapı kendiliğinden açılıvermiş. “Gel!” diye seslenmiş nereden geldiği belli olmayan bir ses. “Gir içeri küçük çocuk!” Evlat kendinden isteneni yapmış ve içeri girmiş. Kapı girişinin tam karşısında kıpkırmızı bir halıyla süslenmiş kocaman bir merdiven üst katlara doğru yol alıyormuş. Sağ tarafta ise büyük bir oda ve kocaman bir masa görünüyormuş. Evlat karnının guruldadığını fark edip masaya doğru yönelmiş. Masada müthiş bir yemek Evlat’ı bekliyormuş. Çörekler, kızarmış tavuklar , sıcacık ekmekler ve daha bir çok şey... “Ye!” Demiş ses. O da yemeye başlamış... Yemiş, yemiş, yemiş... Sonra da uyuyuvermiş oracıkta.

“Kalk!” diye bağırmış ses. Evlat irkilerek uyanmış. Sabah olmuş. Büyük evin camlarından içeri güneş sızıyormuş. Evlat şaşırmış bu kadar uyuduğuna. Hemen kalkıp etrafına bakınmış ve kapıya doğru yönelmiş. Bu korkutucu evden bir an önce çıkması gerektiğini hissediyormuş. Ama kapı kilitli, camlar da kapalıymış. Ses ona; “Yemeğimi yedin ve kaçıyor musun?” diye sormuş. Evlat; “Çok acıkmıştım! Özür dilerim!” diye cevaplamış. “Sen iyi bir çocuğa benziyorsun. Ama elimi sıkmadan gitmene izin veremem” demiş ses. Evlat düşünmüş , taşınmış ve bunun bir sorun olmayacağına karar vermiş. “Bende sizinle tanışmak isterim” diyerek cevaplamış.

“Pekala” demiş ses. “ Akşama kadar bu evde duracaksın. Akşam yemeği vaktinde yine aynı sofraya oturup yemek yiyeceksin. Yemekten sonra kapının önüne geldiğinde benimle karşılaşacaksın.” Evlat isteksizce kabul etmiş bu teklifi. Akşama kadar etrafta dolaşmış durmuş. Camlardan dışarıya bakmış. Akşam olunca da  yemeğini yemiş. Söylendiği gibi yemekten sonra yavaşça kapıya doğru yönelmiş.

Gördüğü şey Evlat’ı çok şaşırtmış. Karşısında yaşlı , tonton bir amca duruyormuş. “Merhaba” demiş. Dayanamamış sormuş; “Senin bu kocaman evde ne işin var?” Sesin sahibi olan amca açıklamış ona; “Buradan uzakta çok sevdiğim bir kadın oturuyor. Zamanında onunla beraber çok mutlu yaşardık. Bir gün bir cadı bizi ayırmak için bana büyü yaptı ve onun yaptığı yemeklerden yiyene kadar bu evden dışarı çıkamam.” Demiş. Evlat ona neden birini ondan yemek almaya göndermediğini sormuş. Yaşlı amca da ona cadının gerçekten çok korkunç olduğunu ve herkesin ondan korktuğunu söylemiş.

Birden Evlat’ın aklına bir fikir gelmiş. Küçük alet çantasından bir parça çaylı kek çıkarmış ve yaşlı amcaya vermiş. “Bu ne?” diye sormuş amca. “Siz yemeye başlayın, sonrada kapıyı açmayı deneyin” demiş Evlat. Yaşlı amca  Evlat’ın ona verdiği bir dilim çaylı keki yemiş ve kapıyı açmayı denemiş. Kapı açılmış. Yaşlı amca buna çok şaşırmış “Ama nasıl olur!” diye bağırıyormuş sevinçle. Evlat ona daha önce başından geçenleri ve gördüğü yaşlı teyzeyi anlatmış.

Yaşlı amca o büyük evi ve o cennet bahçeyi Evlat’la babasına vermiş. Kendisi de yaşlı teyzenin yanına gitmiş ve yaşlı teyzeyle yaşlı amca yıllar sonra tekrar kavuşmuşlar.

Evlat ve babası için o büyük ev ve bahçesi gerçekten de yaşanılası bir yermiş. Ama Evlat er ya da geç oradan da sıkılacağının farkındaymış. İşte o güne kadar   herkes mutlu yaşamış.

Eğer bir gün siz de merakınıza yenik düşerseniz, kocaman gözleri olan bu küçük çocuğu hatırlayın. Kim bilir belki Evlat bir gün; sizin evinizi de bulur...


                                                                                                                         cirakkalem


Yorum (0) Yorum yaz!

bi hikaye daha =)

26/5/2007 · Kategori: hikaye

ODUN MAKİNESİ

 

Şu kısacık hayatımda tahmin edebileceğinizden daha fazla insanla karşılaştım. Hiç biri dıştan birbirine benzemiyordu; deneyimlerim sonucu içlerinin de dışarı gibi farklı olduğunu gördüm. Kimisi nazikti, kimisi alıngan, kimisi de çok kaba. Hatta bir tanesi kabalığını o kadar arttırmıştı ki, artık o resmen bir “odun”du! İşte bu yüzden bende “odun makinesi”ni icat ettim. Bu makineyi kullanmanız için ihtiyacınız olan tek şey sıradan bir “odun”. Bu makine hızarlar gibi odunların bir yerlerini kesip biçmiyor; ama onları kötü davranışlarından arındırıyor. Bunu örneklemek gerekirse,aranızda;

Serap- Günaydın

Odun- Sana da

Serap- (sıkılmış bir biçimde)Bende iyiyim sen nasılsın?

Odun- Ha eyvallah

Serap- (gayet sabırlı,devam eder)Benden istediğin ders notlarını getirdim

Odun- (tepki vermez, dergiyi alıp gider)

Serap- (sinir içinde arkasından bağırır)Önemli değil

Odun- (merdivenden çıkan odunun sesi duyulur) Ha eyvallah…

buna benzer bir dialog geçen odun için oldukça ideal bir makinedir.

Makinemizi kullanmanız gerçekten çok kolay. Odun olduğuna inandığınız insanı tabi ki böyle bir makineye atmak çok zor olacağından biraz cin fikirli olmalısınız. Genelde bu odunlar çok uzun boylu ve güçlü kuvvetli tipler olduklarından önceden önlem almanız gerekebilir. Mesela odununuzun çayına Türk filmlerindeki gibi ilaç atabilir, sonrada onu kötü emellerinize alet edebilirsiniz. Eğer Suzan Avcı gibi davranmak bana yakışmaz diyorsanız, odununuzun başına sert bir cisimle vurup odununuzu etkisiz hale getirebilirsiniz.

Makinenizin içine odununuzu atın,sonra kırmızı düğmeye basıp beş saniye bekleyin. Odununuzu makineden çıkarın ve onunla konuşmaya başlayın:

Serap- Günaydın

Eski Odun- Günaydın,nasılsın

Serap- İyiyim, sen?

Eski Odun- Bende.

Serap- Dün benden istediğin edebi metinler notlarını getirdim.

Eski Odun- Teşekkür ederim; eğer seninde bir ders notun eksikse çekinme söyle, tamam mı?

Serap- Olur,şimdi gitmeliyim,görüşürüz sonra

Eski Odun- Görüşürüz…

İşte gördünüz mü, eskiden sizi odunluklarıyla sinir krizine sokan odun gitmiş; yerine gayet normal bir insan gelmiştir.

Makinemizin hiçbir yan etkisi yoktur. Zaten yeterince “odun” olan kişiler için yan etkiler bile bir işe yaramayacağından endişelenmenize gerek yoktur.

Makinemiz için sizden hiçbir ücret talep etmiyoruz. Çünkü bu makinenin amacı dünya üzerindeki bütün yürüyen odunların kökünü kurutmaktır. Her geçen gün dünyanın bu odunlardan arınmış olduğunu görmek biz üretici firma için en büyük hediye olacaktır.

Eğer makinemizi odununuza tatbik ettiğiniz halde hiçbir sonuç alamadıysanız, üzgünüz ki o artık odun değil bir “kalas”tır  ve bu vakalar için henüz bulabildiğimiz bir çözüm yoktur, elimizden gelen tek şey size sabır dilemektir. Kolay gelsin.

 

Not:Yukarıda bahsedilen odun, tamamen hayal ürünüdür!!!

 

 

                                                                                                     BETRUSKA

Yorum (yok) Yorum yaz!

bu seferde alıntı bir hikaye...

26/5/2007 · Kategori: hikaye

Konu:tren ve yaprak kelimelerini içeren  bir öykü yazınız

 

 

NEREDESİN SEVGİLİM?

 

 

Sıcak bir yaz günüydü. Her zamanki gibi daldaki arkadaşlarımla haziran güneşinin tadını çıkarıyordum. O zamanlar yaşım hayli genç olmalıydı. Arkadaşlarımla yolun karşısındaki yaprakların dedikodusunu yapıyorduk. Sahi, ne tuhaf şeylerdi onlar. Uzun, ipincecik bedenleriyle bizi taklit etmeye çalışıyorlardı. Aman canım, yaprak dediğin bizim gibi geniş olmalı.atalarımız bile söylemiş “yemeğin salçalısı, yaprağın kalçalısı” diye!

Birdenbire rüzgar esmeye başladı; öyle ki  kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Sonra O’nu gördüm: upuzun boylu,esmer treni! Küçüklüğümden beri demiryolunun yanında oturduğum halde hayatım boyunca hiç bu kadar yakışıklı bir tren görmemiştim.O’nu görünce nutkum tutuldu, rüzgarda hışırdayamadım bile. Arkasından bakakaldım, O’nu daha önce hiç buralarda görmemiştim. Arkadaşlarım buraya İngiltere’den gelip, buraya yerleştiğini  söylediler. Kader trenimle beni işteyken karşılaştırmıştı; hem yeni geldiğine göre benim gibi genç olmalıydı. Kararımı verdim; O’nunla gidecektim, dağları tepeleri birlikte aşmak için. Hem böylece gözümde üzerinde olurdu. Ya yollarda başka bir yaprak daha kaptırsaydı gönlünü benim trenime? Hayır, işte bunu kabul edemezdim; çünkü ben hem delicesine aşık, hem de inatçı bir yapraktım ve sevdiğim için vatanımı terk etmeyi çoktan göze almıştım.

Tam bir hafta sonra çıkageldi, dumanlarını sala sala… Bu anı bekleyip durduğum için tek tek vedalaşmıştım bütün yaprak arkadaşlarımla. Tam dalımın altından geçerken kendimi bırakıverdim esmer trenimin üzerine. O da beni sevdi, izin vermedi uçup kaybolmama, artık hep beraberdik, bir yaprak daha ne isterdi ki! Öyle mutluydum ki, sararıp solmak bile umurumda değildi. Ama o gün geldi çattı. Aniden esen rüzgarla trenimden uzaklara savuluverdim,izini kaybettim. Kimbilir, belki de  böylesi daha iyidir, hiç olmazsa sararıp solduğumu görmedi yakışıklı trenim. Beni unutma kömür gözlüm,ölümden sonra bile seni hatırlayacağım…

 

                                                                                    BETRUSKA

Yorum (yok) Yorum yaz!

ekseklerin dünyası... bölüm 2

26/5/2007 · Kategori: hikaye

               EKSEKLERİN DÜNYASI (BÖLÜM II)

 

Onur ve Erdem dışındaki diğer dört ulu soy zamanın onlara ve soylarına bahşettiği görevleri yerine getirmek üzere dünyanın dört bir yanına dağılmış biçimde bulunuyorlardı. Ancak Onur ve Erdem’i yakınlaştıran apayrı bir güç vardı. Sanki zaman onlar için daha hızlı geçiyor, dünya onlar için çok daha hızlı ve acımasız dönüyordu.

Elbette dünya ve zaman bir denge üzerine kurulmuştu. Asla hata yapmayan çok hassas bir terazideki çok hassas bir denge...  Ancak kurulan bu denge diğer etkenlerden bağımsız değildi, bağımsız olamıyordu. Son zamanlarda eksek soylarının kontrolü haricindeki ırklar zekalarını geliştirmek için öfkelerini arttırma yolunu seçmişlerdi... Altı soyunda halklarına olan inancı buradan gelmekteydi. Soylardan biri yok olduğunda ; diğerleri de görevini yitirir. Tüm ırkların Eksek’ler kadar şanslı olamayacağı olağan bilgiler dahilindeydi. Başıboş ırklar yok olmaya mahkumlardı. Fakat önceden düşünülmemiş bazı sorunlar ortaya çıktı. Irklara bahşedilen tüm bilge soylar dengeyi korumak zorundaydı ancak pek azı soylarının devamını sürdürebilmekteydi. Böylece denge gittikçe temkinle yaklaşılan ancak yinede fırlayacağından korkulan yayda gerilmiş bir ok haline gelmişti. Bu da yetmezmiş gibi soyları kaybolan ırkları kontrol edebilecek kimse yoktu ve onlar dengenin kurulmasını giderek zora sokuyordu.

Onur’da Erdem’de biliyordu ki ; denge gittikçe aşağı çekilmekteydi. Bu dünyanın ne kadar gaddar olabileceğini şanslı eksek çocuklarına öğreten okullarda şöyle anlatılmaktadır : “Denge; yaşayan bir terazidir. Sürekli değişir. Baki olan dengenin kendisidir. Bazen kefelerden birine fazla yük biner ve diğer kefede bu yükü dengelemek için hiçbir ağırlığınız yoktur. İşte bu gibi durumlarda denge aşağı çekilir, alçalır. Ağır olan kefeden bir miktar alırsınız ve onu savurursunuz. Geriye kalan: dengedir.” İşte zamanın dengesini aşağı çekende kaostu. İnsanlar yaşamaya çalışıyordu ve diğer ırklarda kendi altı soylarının yerine geçebileceğini zannedenler başıboş olanları toplayıp kaosu büyütüyor adeta zaten gürleyerek yanan ateşi gittikçe daha fazla körüklüyorlardı. Ancak bilindiği gibi altı soyların pek azı hayattaydı. Denge ; aşağı çekilmek zorundaydı.

Eksek soyları biliyordu... Eksekler ; savaşa hazır olmalıydı. Bu sefer denge için... Bilgelik ve güzellik kaosun karanlık gölgesi altında gittikçe köreliyor eksekler bu duruma çare arıyordu. Ancak ne yazık ki zafer imkansız gibiydi. Dünyaya yayıldıklarından farkındaydılar. Doğu , batı , kuzey ve güneyde kalan neredeyse yalnızca kaostu. Soylarının yokluğunda önder arayan ırklar içlerinden en iyi olanları seçiyor ve onu yeni soy ilan ediyorlardı. Nafile bir uğraş. Ulu soylardan birini yalnızca zaman tayin edebilirdi. Bu onları daha büyük bir kaosa, korkunun açlıkla harmanlandığı berbat bir öfkeye ve sonuçta yok oluşa götürüyordu.

Tüm olanların dışında Eksek halkı huzurlu yaşamına devam ediyordu. yalnızca altı soylar dengeyi korumanın bir yolunu arıyorlardı ve doğrusuda buydu.

Bir gün açık mavi gözleriyle güneşe baktı Onur. Sonrasında yanan ateşe. Demirci Eksek’in demiri dövüşüne baktı. Dikkatle inceledi. Balyoz sesleri kulağında çınlamaya başladı. Gittikçe yavaşladı. Demirci yoruluyordu. Onur demircinin yanına gidip sordu:“Eğer biraz daha enerjin olsa bu demir parçasını dövmeye devam eder miydin?” “Evet efendim” diye cevap verdi demirci. “Peki ne zamana kadar devam ederdin?” “Ta ki işim bitene ve elimdeki işi bitirene kadar efendim” Onur çılgınca açtı gözlerini. Demirci korkmuştu. “Pekala daha güçlü olsan bu işi çok daha çabuk bitirebilirdin öyle değil mi?” diye sordu tekrar soy. “Kesinlikle efendim!” diyerek cevap verdi demirci. Onur’un yüzünde önce koca bir gülümseme ardından soluk bir bakış peşinden korku sezildi. Demirciye iyi iş çıkardığını ve tüm Eksek’lerin bu kadar çalışkan olmasından dolayı duyduğu gururu belirttikten sonra oradan ayrıldı ve evine doğru yol aldı.

Bulmuştu... Evet tam da aradıkları şeyi; dengeyi korumanın hakikatli bir yolunu bulmuştu. Ancak riskliydi. Kaosun gittikçe kirlenen gölgesi bu plana sızacak olursa denge tümden yerle bir olacak  ve tek kefesi kalan terazi sonsuza dek yok olacaktı. Hemde çok kısa bir süre içinde. Ama eğer başarabilirlerse... İşte o zaman denge tekrar Eksek soyunun şanını ödüllendirecekti. 

Fikrin paylaşılması için altı soyun toplanması gerekiyordu. Yıllar sonra bu kadar ciddi bir iş için toplanacaklardı. Onur diğer ekseklere birkaç haberciyle haber gönderdi...

    

 

                                                                                                  ÇIRAK KALEM

Yorum (yok) Yorum yaz!

fantastik/kurgu

16/5/2007 · Kategori: hikaye

                                EKSEKLERİN DÜNYASI (BÖLÜM I)

Minik Eksek kasabasında olağan bir gün başlangıcıydı. İnsanın içini ısıtan güneş trut ağaçları arasında kendini göstermeye başlamıştı. Güzel ankalar Vol şelalesinin kenarındaki trut meyvelerini yerken bir yandan da şarkı söylüyorlardı. Şarkıları Eksek kasabasının içlerine doğru ilerliyor ve saygıdeğer Ekseklerin mutlu bir şekilde uyanmalarını sağlıyordu.

Eksekler dünyanın en çalışkan canlılarındandı. Karıncalar bile onların yaşam tarzlarını örnek alarak varlıklarını sürdürmenin yolunu bulmuşlardı. Bilgeliklerini asırlar boyunca sürdürdükleri “Altı Soy” geleneğinden elde ettikleri söylenirdi.

Eski bir Eksek efsanesine göre zamanın başlangıcında her ırka altı değerli soy bahşedilmiştir. Bu altı değerli kişi ırkını korumak ve onlara örnek olmakla yükümlüdür. Efsaneye göre dünyayı kuraklığın ve açlığın kavurduğu bir zamanda pek çok ırk kendi değerli soylarını kaybetmiştir. Bu soylar öyle bir denge içindedir ki soylardan biri yok olduğunda diğer soyların da zaman içinde yok olması kaçınılmazdır. Yine efsanenin söylediğine göre Eksek soylarının sürmesinin nedeni Eksek ırkının şansındandır. Çünkü Eksekler diğer ırklardan çok daha uzun süre aç ve susuz kalabilir.

Ayrıca Eksekler tarihlerinde hiç bir zaman saldırı savaşı yapmamış bir ırktı.   Savaştan uzak duran ve dünyanın sonu  için yaşayan bir ırktı. Tarih boyunca amaçları dünyanın sonunun geldiğini görmek ve o güne dek yok olmamaktı. Eksekler dünya yok olduğunda bütün canlıların huzura kavuşacağına inanıyorlardı. Diğer ırklar gibi dünyanın başına her hangi bir felaket gelmesinden korkmuyorlardı. Ancak asla dünyanın sonunu getirmek için uğraşmamışlardı. Çünkü Altı Soy’ ların söylediğine göre dünya ancak kendi zamanını doldurup yok olursa yaşamasına izin verdiği canlıların ruhlarını huzura kavuşturacaktır.

Dünyanın en barışçıl ırkı olan Eksekler  tarihlerinde hiçbir zaman isyan görmemişlerdir. Eksekler’de itaat edilmesi gereken bir kral yoktur. Bir yönetici yoktur. Halkın tamamı yöneticidir. Ve tek yönetici halktır. Ancak Altı Soy dan herhangi biri yapılan işlere veya alınan kararlara müdahale edebilme yetkisine sahiptir. Zaten olağan olmayan bir iş yapılacağında veya bir karar alınacağında Altı Soy a danışmak Ekseklerin mecburileşmiş bir kuralıdır. 

Minik Eksek kasabası  sıcak denizlerin hemen yukarısında bitin toprakların ortasında kurulmuştu. Bu mevki kasaba halkına onlrla beraber yaşayan altı asil soydan biri tarafından önerilmişti : Erdem . Eksekler birlikte yaşamaya çok uygun bir halk olmalarına rağmen altı farklı bölgede yaşıyorlardı ve bu altı farklı bölge halkına öncülük edenler tabiki altı asil soydan gelenlerdi. Güneşin yaktığı zamanlar dışında düzenli olarak toplanıp Ekseklerin gelecekleri hakkında yorumlar yaparlar ve eğlenirlerdi.

Erdem  halkının dünyadaki seçilmiş halklardan olduğuna inanırdı. Dünyanın yok oluşunu yaşayabilecek birkaç ırktan biri.

O sabah uyandığında anka seslerinin güzelliği onu her sabah olduğu gibi büyülemişti adeta. Yatağından her kalktığında doğru bir tahmin yapmış olduğunu anlamak Erdem için umut vericiydi. Henüz oniki yaşındaki genç bir soy için çok akıllıca davranıyor ve sorumluluklarının tamamını yerine getiriyordu.

Kuzeyde soğuk ateşe yakın bir yerde başka bir altı soy bilgesi Onur önderliğindeki Eksekler ticarete daha yatkınlardı. Çevrelerindeki diğer ırklara çıkardıkları madenleri satarlardı. Demiri çok iyi işlediklerinden kuzeyin demircileri olarak anılırlardı. Onur halkının önderlik ettiği bölümü zenginleştirmeyi başarmış ve diğer ırklarla güçlü dostluklar kurmuş orta yaşlı bir bilgeydi. Görevinin büyük bir kısmını tamamladığı söylenebilirdi. Halkının geleceği için yeterince çalıştığını düşünenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Halkı tarafından övülmek Onur’un hoşuna gitmesine rağmen geçmişte yaptığı şeylerin bir bilgenin asil görevlerinden olduğunu ve her hangi bir Eksek’in  bu görevleri anlayamayacağının bilincindeydi....
       
                                                                                                                 
ÇIRAK KALEM

Yorum (yok) Yorum yaz!

sembolize...CONGOLOS...

16/5/2007 · Kategori: hikaye

CONGOLOS


 


 

 

“İnsanların sizden nefret etmesi kadar berbat bir şey olamaz dünyada !” dedi yaratık. İnsanımsı bir vücuda sahipti. Oldukça iri görünüyordu ve gözleri kapkaraydı. “İnsanlar da her gün işlerine gidip işlerini yapmıyorlar mı ? Üstelik kendi ırklarına zarar vererek! Neymiş ; küplere tükürüyormuşum ! Bana acıyan var sanki !”

Elinde siyah tarağıyla dolaşan Congolos; yerin birkaç kat altındandır. Zebani kabilesinden. İşini pek sevmez aslında ! “Diğerlerinin elinde mızrak , benim elimde tarak ! Benim ne farkım var ?” diye hayıflanır sürekli. İşini sevmemesine rağmen kabilesinin en çalışkan üyesidir. İşine gelince ; o kadar çok işi vardır ki !

 Bunlardan birincisi ; yolda gördüğü insanlara basit sorular sorar. Amacı insanları karaya yöneltmektir. Sorulan basit soruların cevaplarında kara kelimesi geçmesi zorunludur. Aksi takdirde Congolos elindeki kara tarağıyla insana vurur ve onu öldürür.

İkincisi ise; evlerin etrafında dolaşıp insanları tanıdıklarının sesiyle çağırıp onları kandırmaktır. Çağrılan kişi eğer uyanabilirse kurtulur. Uyanamazsa Congolos onu dondurmak zorundadır. Zorundadır çünkü bu görevi kendinden daha alt kattakilerden almıştır.

Üçüncü ve en sevdiği görevi ise ; en tembel davranabildiği görevdir. Yani insanların göğüs kafeslerine oturmak. Eğer uyuyan kişi Congolos u fark edip başparmağını oynatabilirse; kurtulur. Ama eğer fark edemezse ölür. Tabi bu görevin aşamaları vardır. Örneğin bazen delikli olan eliyle insanın ağzını kapatır. Amaç belli değildir çünkü insan ölmez ! Ama emir alt katlardan gelmiştir , yapılabilecek bir şey yoktur.

Ve en çok uyguladığı son görevi ağırlaşma görevidir. Bu görevde zayıf gördüğü bir insanın sırtına biner ve ona sorar ; “ağır mıyım ?” İnsanın o iri cüsseli yaratık karşısında  yapabilecek pek bir şeyi yoktur “evet” der. Aslında vermesi gereken yanıt “hayır”olmalıdır aksi takdirde sorusunu ağırlaştıktan sonra yineler ; “peki bu sefer ağır mıyım ?” Soru sorulan kişi hayır yanıtını vermek zorundadır. Vermediği her durumda Congolos ağırlığını arttırır ve soruyu yineler. En sonunda insanı öldürür.

Congolos bütün bu işlerden sıkılmıştır. Bir gün alt katlara şikayetini ve isteklerini belirtmek için yola çıkar. Kabilesinden ayrılır. Günlerce hatta aylarca susuz ve yemeksiz yoluna devam eder. En alt kata ulaşıncaya dek sürer yolculuğu. En sonunda zebaniler zebanisinin odasına ulaştığında hala söyleyeceklerini toparlayamamıştır. Heyecan onu bitirmekte ve doğru karar verememesine neden olmaktadır. Kapıdaki uzun kuyruğa bakar ve odayı görmeye çalışır. Ancak oda oldukça uzaktadır. Congolos iki gün boyunca sırada bekler. Zaman geldiğinde odaya girer.

Zebaniler zebanisi -isimsizdir-  kırmızı derisi olan devasa bir yaratıktır. Gözlerinden ateş saçar. Congolos korkuyla karışık konuşmaya başlar ; “Sayın zebaniler zebanisi , sizinle görevlerimiz hakkında konuşmak için geldim .” “Ne varmış görevlerinizde ?” diye cevap verir zebaniler zebanisi. Sesinde kibirli ve aynı zamanda kızgın bir ton vardır. “Ben bu görevi yapmak istemiyorum ! Beni o soğuk dünyaya gönderdiğiniz yetmezmiş gibi insan kılığında bütün insan ırkına rezil oluyorum! Yıllardan beri tanımadığım insanların sırtına binmekten bıktım! Üstelik o siyah tarağı da hiç sevmiyorum ! İnsanlar bana değişik değişik isimler takıyorlar! Bütün insanlara Congolos kimdir diye sorsanız beni tanıyanların sayısı ancak beş tanedir! Ben ne tavarna  ne karakoncolos ne de hipilik değilim ! Ben Congolos’um ! Üstelik tanıyanlarda ismimin önüne kara lakabını getirmeyi layık görmüşler. Ben kara rengini hiç sevmem ki ! Elimde taşıdığım kara tarağı beğenmediğimi de söylemiştim üstelik!”

Zebaniler zebanisinin bakışlarında kızgın aynı zamanda tehditkar bir bakış vardı . Birden bakmasını emretti ve gözlerinden alevler çıktı. Congolos kendini bambaşka bir yerde buldu. Zebaniler zebanisi ona bir şeyler anlatmak için ortamı değiştirmişti. “Sen neden insanları rahatsız ettiğini biliyor musun ?” diye kükredi zebaniler zebanisi. “Hayır!” diye cevap verdi Congolos. “Bak !” dedi zebaniler zebanisi kükreyerek. “İnsanların haline bak!” sesinde küçümseme vardı. Congolos o an bir şeyi fark etti ; insanların kendilerine nasıl eziyet ettiklerini.

İnsanları rahatsız ediyordu çünkü insanlar rahatsız edilmeden hiçbir şey yapmıyorlardı. Durumlarını fark edemiyorlardı. Congolos insanların sırtına çıktığında insanlara zorluklarla baş etmeyi öğretiyordu aslında. İnsanları kandırarak uyandırmaya kalktığında ve  insan kılığında sorular sorduğunda onlara her zaman dikkatli olmalarını öğretiyordu. Geceleri insanların göğsüne oturduğunda onlara en zor anlarında dahi kendilerini kontrol etmeyi öğretiyordu.

Congolos pek çok şeyi daha yeni anlamaya başlamıştı. İnsanlar için gerekliydi aslında. Ve onu yaratan insan ırkının kendisiydi!  “İnsanlar korkmaya ve korkutulmaya ihtiyaç duymasalar bende olmazdım!” diye düşündü. Hemen ardından zebaniler zebanisine döndü. Şikayetlerini geri almak istiyordu. Elinde acayip aletlerle sıcak alt katlarda dolaşmaktansa insanlara bir şeyler öğretmeyi daha uygun görüyordu artık. En azından amacına sahipti artık. Zebaniler zebanisi ortada yoktu. O yoğun temposuna geri dönmüştü. Congolos işini yapmaya ve insanlara soru sormaya devam etti...

 

                                

 

                               ÇIRAK KALEM

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım